Muhterem Okuyucularımız;
Gönlümüze yine Mevlid-i Nebî coşkusu ve hasreti düştü. Aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz’in dünyayı teşrifi, insanlık tarihinin belki de en önemli hâdiselerinden biri… Zira O, Cenâb-ı Hak tarafından “âlemlere rahmet olarak” gönderildiği beyan buyrulan “hâtemü’l-enbiyâ”! Ümmetine karşı “raûf” ve “rahîm” olduğu te’yid-i ilâhî ile sâbit… O’nun merhamet ve şefkatinden sadece insanlar ve cinler değil, bütün varlıklar nasîbini almış! Hâliyle, söz ve davranışlarıyla, güzel ahlâkı ve faziletleriyle “üsve-i hasene”… Kur’ân-ı Kerîm’de O’nu medheden, O’na tâbî olmayı emreden onlarca âyet-i kerîme mevcut…
O, sıradan bir kimse değil, -hâşâ- bir postacı ya da kargocu değil! Kur’ân-ı Kerîm’i insanlara teslim edip gitmiş bir “aracı” değil!.. O, 23 yıl boyunca, Allâh’ın murâkabesi altında, Kur’ân âyet ve hükümlerini bizzat yaşamış ve yaşanmasına öncülük etmiş. Bu sebeple O’nun hayatı ve yaptıkları, sadece tarihi ilgilendiren bir hadiseler manzumesi değil!...
O, Sünnet-i Seniyye’si ile kıyâmete kadar gelecek bütün ümmete örnek… Kur’ân’ın yaşayan misali… Allah Teâlâ, insanların nasıl kulluk etmeleri gerektiğini, hangi ibadet ve inanç anlayışından râzı olacağını O’nun şahsında insanlara göstermiş. Bu yüzden O’nu atlayarak, O’nu yok sayarak, O’nu küçümseyerek, O’ndan yüz çevirerek “dindar olmak” ya da “Allâh’ın sevdiği bir kul olmak” mümkün değil!
Cenâb-ı Hak, O’nun önüne geçmenin, sözünün üstüne söz söylemenin, O’na karşı sesini yükseltmenin, O’nun nâzenin kalbini incitmenin bile “amellerin farkında olmadan boşa gitmesine sebep olacağını” bildiriyor Hucurât Sûresi’nde…
Allah Teâlâ tarafından dünyada böyle bir ikram ve ihsâna muhâtap olan, İslâm Dîni’ni yaymak hususunda bir insanın tâkatini aşacak gayretle meşakkat ve musibetlere göğüs geren bir mübârek zâta, Cenâb-ı Hakk’ın âhiret gününde O’nun pak ve müşfik gönlünü mesrur edecek müstesnâ hediye ve ihsanlarda bulunması neden muhal olsun ki? Bu mânâda Allâh’ın rahmet ve mağfiretinin işaretlerinden biri olan şefaat hakkının en büyük sahibi, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’dir. O ki, sâhibü’l-isrâ ve’l-mîrâçdır. O ki, son ilâhî kelâm olan Kur’ân-ı Kerîm’in kalbine ve hayatının her zerresine indirildiği Aziz Peygamber’dir.
Şefaat; hakkın yendiği, adâlet terazisinin şaştığı bir “kayırma” değildir. O, Cenâb-ı Hakk’ın dilediği kuluna lûtfettiği bir ikram, dilediği kulunu affetmek için bir vesîle ve gufrandır. Hesaplar görülüp herkes yaptığının karşılığını kitabında gördükten sonra, etrafında bir kurtarıcı ve imdat ararken, Cenâb-ı Hakk’ın bazı has kullarını, diğer bazı kullarını kurtarmak için vesîle kılmasından ibarettir. Hikmetinden suâl olunmayan Rabbimiz, bazı kullarının affını, râzı olduğu bazı kullarının gönlünü almak için verdiği bu hediye ile yapmayı murâd etmiştir.
Hesap gününün o çetin anlarında, kendi amellerimiz sebebiyle, birbirinden büyük musibetlerle boğuşurken, Rabbimizden gelecek en küçük tesellîlere bile muhtacız. Bu sebeple Peygamber Efendimizin Sünnet-i Seniyyesi’ne dört elle sarılmak; hem kulluğumuzun ikmâli hem de rûz-i mahşerde İki Cihan Efendisi’nin karşısında yüzümüzün ak olması için şarttır.
Sonsuz salât ü selâm, tahiyyât ü ikram O Âlemler Efendisi’ne, O’nun âline, ehl-i beytine, ashâbına ve etbâına olsun. Cenâb-ı Hak, bizleri bu şehâdet ve ikrâr ile yaşatıp yine bu ikrâr ile huzûrunda haşr u cem eylesin. Âmîn!..