Gidenin Ardından Kalanlar da Bir Parça Ölürmüş

Gidenin Ardından Kalanlar da Bir Parça Ölürmüş

 

Osman Önal

Bu haberi almaktan hep korktum. İnsan bir haberden ne kadar korkarsa, o kadar korktum. Bir gün beynimi parçalarcasına başıma düşeceğini bile bile korktum. Belki de bu korkuydu, bana son görüşmemizden beri telefonu hep onu aramak niyetiyle elime aldığımda şu veya bu sebepten geri bıraktıran. Bu haberin yaklaştığına tahammül etmeye kâdir değildi bu bedenim. Yaklaştığını bile bile o haberden kaçtım durdum. Velhâsıl, hep korktum...

Korktum; çünkü onu kaybetmek kalbimin bir parçasını da kaybetmek, yirmi beş yıllık ömrümün on üç senesini bir çırpıda silivermek, hayatımın en nâdide muallimine elvedâ demekti. O giderse ben kime gidecektim? Kime derdimi anlatıp yanında gözyaşı dökecektim? Kimin huzuruna edep libaslarına bürünüp varacak, kimin tebessümünü hüzünlü zamanlar için heybeme koyacak, kimin sözlerinde hayat bulacak, kimin gözlerinin tılsımında kaybolup gidecektim?

Bu haber, bir daha onun huzuruna gidememek, bir daha bülbül terennümü gibi nahîf sesini işitememek demekti.

Onu tanıyanlar bilirler ki onun meclisi bir manevî tedavi merkeziydi. Sanki onun yanında âlemin nabzı duruyor; zaman, zamansızlık âleminden bir huzme alıp ortamıza atıyordu. Sonra onun "Ne kadar mutlu insanlarız..." hitâbıyla başlayan sözleri âleme yeniden can veriyordu: "Ne kadar mutlu insanlarız, Allah gibi bir Rabbimiz var. Ne kadar mutlu insanlarız, Rasûlullah gibi bir Peygamberimiz var. Ne kadar mutlu insanlarız, Kur'an gibi bir kitabımız var..." İşte bu sözler, onun hayat düstûru hâline getirdiği ve son anına kadar onu mesut kılan yüce Hakk'a şükrünü arz edişi idi.

Sonra o haber geldi ve işte şimdi fânî bedeni ölümsüzlük âlemine doğdu. Fakat ben her adımda ayrı bir hatırasını, her nefeste farklı bir sözünü işitiyor gibiyim. Sanki her şey ondan bir parça olmuş, üzerime hücum ediyor ve hatıralarını canlandırıyor. Elimde tuttuğum tesbih, başıma taktığım takke, ruhuna okuduğum Yasin hep bana onu haykırıyor. Sonra dönüp bakıyorum seneler içerisinde huzurunda bulunduğum belirli zaman dilimlerine... O kısacık vakitlerdeki görüşmelerle nasıl bu muhabbeti kanaviçe işler gibi kalbimize işledi? Bir cevap bulamıyorum ve Allah'ın hitabına boyun eğiyorum: "İman edip salih amel işleyenlere gelince, Rahmân onlar için (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır." (Meryem Sûresi, 96. Ayet)

O şimdi, senelerce yanı başında hizmetinde bulunduğu Pir Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri'nin hemen ayak ucunda, tekrar diriltileceği güne kadar istirahatine çekildi. Ben ise hasbelkader nasip olan talebesi olmanın yüklediği şeref ve bir o kadar sorumlulukla; dünyadayken beraber geçirdiğimiz zaman içerisinde kıymetini hakkıyla bilememenin derin bir tahassürü arasında sıkışmış kalmış vaziyetteyim.

Bundan sonra mübarek ellerini fakirin eli üzerine koyarak "Hafız Osman..." hitabıyla nakşettiği nasihatler, gönlümde Dâvûdî bir terennüm gibi saklayacağım nâdide bir hazine; huzurunda bulunmak şerefiyle kalbimize hakkolunan hatıraları ise ebedî yol göstericim ve delilim olacak.

Âh nûr-u aynım, her şeyi öğretti de vedâ etmeyi öğretmedi. İşte şimdi ben veda edemiyorum, fakat şunu çok iyi anladım ki gidenin ardından kalanlar da bir parça ölürmüş...

Aziz ruhu mele-i a'lâda ferahnâk olsun.

"İyilerin duâsı hepimizin üzerine olsun..."

el-Fâtihâ...